Kur’ân’a Göre İnanca Çevre Etkisinin Sınırları -2





Author: Osman KARYAĞDI - min read. - Post Date: 12/23/2019
Clap

Mutlak olarak iyi bir çevre içinde olmak inanmak ve inancını hayata geçirmek için yeterli değildir. Hz. Nuh ve Lut’un hanımları ile Hz. Adem ve Nuh’un oğulları buna en iyi örnektir. Ashâb-ı Kehf ve Uhdud içinde yaşadıkları çevrenin rağmına iman etmiş ve imanlarını korumuşlardır.

İNANÇSIZ BİR ORTAMDAKİ SALİH İNANÇLILAR

A. FİRAVUN’UN EŞİ

Tahrim süresinde inananlara örnek olarak Firavun’un eşi gösterilmektedir. Âlusiye göre bu örnek vermenin sebebi bir kafirin yakını olmak şayet aklını kullanıp inançsızlık tuzağına düşülmezse kişiye zarar vermemektedir. Zira Firavun Allah düşmanlarının en azılısı idi.[1]

وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً لِّلَّذِينَ آمَنُوا اِمْرَأَةَ فِرْعَوْنَ إِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِندَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِن فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

“İman edenlere ise Allah, Firavun’un eşini misal getirir. O vakit o hatun şöyle niyaz etmişti: “Ya Rabbî! Sen kendi nezdinde, cennette benim için bir konak yaptır, beni Firavun’dan ve onun kötü işinden kurtar, beni bu zalimler gürûhundan halas eyle!” (Tahrim 66/11)

‘İki nebinin haremlerinin ehl-i Cehennem olup kafirlerle küfürde devam ettikçe ehl-i imana münasebetleri fayda vermediği gibi Firavun gibi bir kafirin haremine mümine olduğundan dolayı Firavun’un küfrü aralarında münasebeti zevciyyet olduğu halde zarar vermeyip ehl-i Cennet olduğu ve bu vak’aların her ikisi makusen (zıt olarak) birbirine benzediğinden Cenabı Hak burada emsal olarak kafirlere evvelkileri ve müminlere ikinciyi darbı mesel tarikiyle beyan etmiştir. Çünkü, Hz. Nuh’tan hareminin küfrü sebebiyle fayda görmediği gibi Firavun’un küfründen haremi de imanı sebebiyle zarar görmemiştir. Zira; garabette şu misaller bir birine münasiptir ve her iki misal de hatunlar hakkında olduğu gibi birisi bir nebinin mahreminde ve tahtı nikahında olduğu halde ehli Cehennem olmuş ve nuru nübüvvetten asla istifade etmemiş, diğeri de bir kafirin tahtı nikahında olduğu halde kendinin imanı sebebiyle zevci olan kafirin küfründen zarar görmemiş ve ehli Cennet’ten olmuştur.[2]

Firavun gibi Tanrılık bile iddia eden bir eşe ve bir çok puta tapan bir kavme rağmen Hz. Musa’ya inanmayı tercih etmiş ve Müslümanlara örnek gösterilme payesini elde etmiştir.

Bu ayetlerden anlaşılan şudur; kafirin müminle olan münasebeti ona fayda getirmediği gibi, müminin kafirle olan münasebeti de ona bir zarar getirmez. Dolayısıyla insanların aralarındaki nesep veya herhangi başka bir bağ bir kişiye fayda ve zarar getirmemektedir.[3]

Acaba o hangi hususiyetleriyle Kur’ân’da müminler için ideal bir mümin şahsiyet olma konumunu elde etmişti? Onun Hz. Musa’ya olan imanı hem firavunu, hem de o toplumu karşısına almak demekti. Nitekim rivayetlere göre o bu imanından dolayı firavun tarafından çeşitli işkencelere maruz kalmış, sonunda da hayatını kaybetmişti.[4] Ayette geçen duayı da bu işkence esnasında yapmıştı. Malumdur ki kadının toplumun baskılarına maruz kalması erkeğinkinden çok daha fazladır. Demokratik bir toplum içinde bile, çoğunluğun düşünce ve anlayışlarına karşı farklı bir tavır sergileyebilmek kalpte köklü bir inanç, fikirde kesin bir kararlılık ve davranışlarda medeni cesaret ister. İşte tarihe despotluğun, zulmün, diktatörlüğün sembolü olarak geçmiş firavun ve onun zorba kavminin içinde yaşayan bir kadının hem iman etmesi, hem de bu imanda ölene kadar sebat etmesi, onun neden Kur’ân’da müminlere örnek olarak zikredildiğini anlamamıza yardımcı olur. Zenginliğin, sefahatin, eğlencenin hakim olduğu saray ortamında yaşamasına ve imana engel onca saik olmasına rağmen Allah’a yürekten iman etmişti. Bununla da benzeri toplumlarda zor şartlar altında yaşamaya mecbur kalmış insanlara hem yol gösterici bir misal hem de bir moral desteği olmuştur.

B. MÜ’MİNÜ ÂLİ FİRAVUN

Kur’ân’da sık sık örnek kişi ve olaylardan bahsedilir. Mü’minü âli Firavun da bunlardan biridir. Kur’ân’da bu şahsın kim olduğu, ne iş yaptığı zikredilmez. Ancak rivayetlere göre bu zat Firavun’un hanımının abisi olup, firavun ordularının baş komutanı idi.[5] Çok zor bir zamanda Allah’a iman ettiğini açıklamış ve Hz. Musa’ya sahip çıkmıştı. Kur’ân onun Firavun’a baş kaldırışını şöyle dile getirir:

وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلاً أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جَاءكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ وَإِن يَكُ كَاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِن يَكُ صَادِقاً يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جَاءنَا قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُم مِّثْلَ يَوْمِ الْأَحْزَابِ مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْماً لِّلْعِبَادِ

“Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri çıkıp şöyle hitap etti: “Ne o, siz bir insan “Rabbim Allah’tır” dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mûcizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendisinin aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri iflah etmez. Ey benim sevgili halkım! Bugün hakimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah’ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir?” Buna karşılık Firavun: “Ben size sadece kendimce uygun bulduğum görüşü bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yolu gösteriyorum” dedi. O imanlı zat bunun üzerine: “Ey benim halkım” dedi, “Ben sizin hakkınızda, Nuh halkının, Âd halkının, Semûd halkının ve ondan sonraki milletlerin başına gelen âkıbetin sizin de başınıza gelmesinden endişe ederim. Yoksa suçsuzlara azab etmek sûretiyle Allah kullarına zulmetmek istemez.” (Mü’min 40/28-31)

Bu zat hissiyattan uzak, tarafsız konuştuğu intibaını vermeğe ihtimam göstermekte ve münazarada insaf prensibini uygulamaktadır. Zira önce onun yalancı olma faraziyesini, sonra vâd ettiği her şey olmasa dahi, bir kısmının gelme ihtimalinin bile onları nasıl düşündürmesi gerektiğini anlatmak istemiştir.

Bu zat imanını belirtmeksizin müphem bir ifade ile şöyle demek istiyor: “Sizler Mûsâ’nın dürüst olduğunu tespit etmekle beraber yalancılıkla itham ediyorsunuz. Bu iki zıt vasıf bir arada bulunamaz. Şu halde insanlara bile yalan söylemeyen bir kimse, Allah’ın elçisi olmadığı halde hiç Allah adına yalan uydurur mu? “O, beni size elçi olarak gönderip şunları söyle dedi” diyerek en müthiş, en tehlikeli yalanı söyler mi?” Yahut muhataplarına şunu anlatmak istemektedir: “Siz haddi aşıp Mûsâ’yı öldürürseniz bilin ki Allah böyle yapanları asla iflah etmez!”

Öyle anlaşılıyor ki Firavun, kabinesindeki bu zatın iman ettiğini fark etmemişti. Zira ona kızdığına dair bir alâmet zikredilmiyor. Bununla beraber, sözlerinin gereğini yapma cihetine de gitmiyor.[6]

Müminlere karşı çok güçlü bir cephe oluşturan bu topluluğun karşısına Firavun hanedanından birisi çıkıyor, bütün olumsuzluklara rağmen, kendi ailesine, kavmine, devlet erkanına inancından dolayı karşı çıkıyor. Bu ayetlerde bu şahsın isminin zikredilmeyip sadece mümin biri diye bahsedilmesi bizim nazarlarımızı imana çevirmek içindir. Onun bu ani çıkışının tek sebebi Allah’a olan imanıdır.

C. SİHİRBAZLAR

Musa, Firavunu ve kavmini imana davet etmiş ve onlara inanmaları için bir kısım mucizeler göstermişti. Mucizeler karşısında firavun iman edeceği yerde, bu bir sihirdir, diyerek inkara saptı ve ülkesindeki sihirbazları Musa ile yarışmak üzere yanına çağırttı. Musa bu durumu Allah’ı anlatma adına fırsat bildi ve geniş bir yerde, halka açık olarak bu yarışmanın yapılmasını istedi. Böylece hak ile batıl birbirinden ayrılacaktı. Zira Musa’nın sihirbaz olmadığı, getirdiği şeylerin Allah katından olduğu bu şekilde açıklığa kavuşacaktı. Nitekim sihirbazlar kendi aralarında konuşurlarken birbirlerine şöyle diyorlardı: “Eğer bu bir sihirbaz ise biz onu yeneriz. Çünkü biz bir topluluğuz, o ise tek kişi, üstelik bizler sihirde son derece mahir kimseleriz. Yok eğer semadan bir görevle geldiyse galibiyet onundur.”[7] Kur’ân bu olayı bize şöyle anlatır;

قَالُوا يَا مُوسَى إِمَّا أَن تُلْقِيَ وَإِمَّا أَن نَّكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَلْقَى قَالَ بَلْ أَلْقُوا فَإِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَى فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُّوسَى قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ الْأَعْلَى وَأَلْقِ مَا فِي يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّداً قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَى قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَاباً وَأَبْقَى قَالُوا لَن نُّؤْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا أَنتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا إِنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَا أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِ

وَاللَّهُ خَيْرٌ وَأَبْقَى

“Sihirbazlar; Musa! İstersen hünerini önce sen ortaya koy, istersen biz ortaya koyalım? dediler. Musa; hayır, siz ortaya koyun, dedi. Bir de ne görsün, onların sihirleri sayesinde, ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten hareket ediyormuş gibi geldi. Musa birden içinde bir endişe duydu. Endişe etme, dedik. Zira sen galip geleceksin. Elindeki asayı at ortaya, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptığı sihirbaz oyunudur. Sihirbaz ise nerede olursa olsun iflah olmaz. Derken bütün büyücüler secdeye kapandılar, Harun ile Musa’nın Rabbine iman ettik, dediler. Firavun; benden izin çıkmadan ona iman ettiniz ha! Anlaşıldı, size sihri öğreten ustanız oymuş. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. İşte o zaman anlayacaksınız kimin azabı daha şiddetli, daha devamlı. Sihirbazlar; mümkün değil, bize gelen bunca delillere ve bizi yaratana karşı seni tercih edemeyiz. İstediğin hükmü ver. Senin hükmün sadece bu dünyada geçer, dediler. Biz Rabbimize iman ettik. Onun günahlarımızı, özellikle bizi yapmaya zorladığın sihir günahını affedeceğini umuyoruz. Allah elbette daha hayırlıdır, üstelik mükafatı da daha devamlıdır.” (Taha 20/65-73)

Firavunun yanında makam, mansıp elde etme gayesiyle Musa’yla yarışmaya gelen sihirbazlar, Musa’nın mucizesini görünce secdeye kapanıp Musa’nın Rabbine iman ettiler. Zira bu iş sihre benzemiyordu. Onlar sihir ilminde öyle derin bilgiye sahiptiler ki, mucizeyi görünce bunun sihir olmadığını anladılar ve hemen iman ettiler.[8] Biraz önce küfürle içli dışlı olan bu insanların bu kadar kısa zamanda, ölümü istihkar edecek derecede bir imana ulaşmaları iman yolunun son derece kolay ve makul olduğunu gösterir. Zira tevhid, insanları birbirine kulluktan kurtarır ve yalnız Allah’a kul yapar. Akıl sahibi insanlar için bu yoldan başka uyulacak yol yoktur. Nitekim az önce sihir için sopalarını yere atan sihirbazlar, hakikatı görünce bu seferde şükür için kendilerini secdeye atmışlardı. Demek ki bu insanların vicdanları ölmemiş, kalp basiretleri körelmemişti ki kısa zamanda imana ulaştılar. Bu olay bize iman yolunun her zaman açık olduğunu, şartlar ne olursa olsun düşünen insanın doğruyu bulacağını gösterir.

D. ASHÂB-I KEHF

Kehf, dağdaki geniş mağaraya denir. Ashab-ı Kehf’te mağara arkadaşları manasına gelir.[9] Bu kıssada Allah’a iman eden birkaç gençten bahsedildiği için sureye “Kehf” ismi verilmiştir. Bu gençlerin isimleri, memleketleri, ne iş yaptıkları zikredilmemiştir. Bunun da gayesi önemli olan şeyin bu gençlerin müşrik bir toplumda Allah’a iman etmeleri olduğunu vurgulamaktır. Bunların en büyük özelliği ise müşriklere karşı baş kaldırmaları ve tevhidi ilan etmeleri idi.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى وَرَبَطْنَا عَلَىقُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهاً لَقَدْ قُلْنَا إِذاً شَطَطاً هَؤُلَاء قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِباً

“Onlar Allah’a iman etmiş gençler idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık. Kalplerine kuvvet ve metanet verdik de onlar ayağı kalkıp; Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha tapmayız. Şayet böyle bir şey yapacak olursak pek saçma bir söz söylemiş oluruz. Şu bizim halkımız var ya; işte onlar Allah’tan başka tanrı edindiler. Onların tanrı olduklarına dair açık delil getirmeleri gerekmez miydi? Uydurduğu yalanı Allah’a mâl edenden daha zalim kim vardır?” (Kehf 18/13-15)

Bu tepki ve mağaraya çekilmenin meydana geliş şekli hakkında değişik rivayetler vardı. Muhammed b. İshak’ın nakline göre olay şöyle gerçekleşmiştir; “İncil ehlinin işleri alt üst olmuş, suçlar çoğalmış ve krallar azgınlaşmıştı. Bu krallar putlara tapıyor, putlar için kurbanlar kesiyorlardı. Kurbanları ise Allah’a iman eden insanlardı. Bu konuda pek ileri gidenlerden biri de Rum krallarından Dekyanus idi. Bu zat Rum ülkesini dolaşıyor ve putperestliği kabul etmeyenleri öldürüyordu. Ülkeyi dolaşırken Ashab-ı Kehf’in bulunduğu şehre de geldi ve buradaki Allah’a inananları putlara kurban etti. Ashab-ı Kehf’te Allah’a inanmıştı ancak bu imanlarını saklıyorlardı. Rivayete göre bu gençler Rum soylularından olup, kralın ileri gelen adamlarındandı. Kralın yardımcıları bu gençlerin Allah’a inandıklarını fark edince durumu krala haber verdiler. Kral bunları huzura getirtip bir teklifte bulundu; ya putlara ibadet edersiniz, ya da ölümü seçersiniz. O vakit o yiğitler dediler ki; bizim bir ilahımız vardır. O göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına ilah demeyiz, asla putlara tapmayız, senin teklifini sonsuza kadar kabul etmiyoruz. Kral bunlara düşünmeleri için mühlet verdi. Gençler de bu durumu fırsat bilip kaçıp mağaraya sığındılar. Orada Allah’a yalvaran bu yiğitlerin duası kabul oldu ve 309 sene orada uyutuldular, sonra tekrar uyandırıldılar.”[10]

Kısaca şu denebilir, bu gençler Allah’tan başka ilah tanımayan gerçek inançlı insanlardı. Neye iman ettiklerini çok iyi bildikleri için bu şuurla ayağa kalkıp putperest topluluğa tevhid inancını haykırmışlardı. İnançlarını dile getirirken “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir” ifadesini kullanmaları onların gökler ve yer üzerinde düşünmüş, akletmiş ve tahkiki imana ulaşmış olduklarına delalet eder. Nitekim “onların tanrı olduklarına dair açık deliller getirselerdi ya?” ifadesi de inancın delile dayalı olması gerektiğini ortaya koyar. Yani bizim Rabbimizin rububiyetine ve vahdaniyetine delili şu gökler ve yerdir. Sizin putlarınızın ilah olduğuna deliliniz nedir? İşte bu ifadeler gençlerin inançlarını mantık örgüsüyle kurduklarını ve gerçek imana ancak bu şekilde ulaşılacağına işaret eder. Zira ölümü bile göz önüne alabilecek kimsenin, inandığı şeyi iyi bilmiş olduğunu gösterir. Allah’ı iyi tanımayan onun uğrunda canını feda edemez. Allah’ı tanımanın yolu ise onun yarattığı mahlukatın üzerinde düşünmekten geçer. O halde hakiki imana ulaşmak için aklımızı kullanmak zorundayız.

E. ASHÂB-I UHDUD

Uhdud ve hadd, yerde olan uzun, köşeli hendek veya çukura denir.[11] Ashab-ı Uhdud da hendek halkı veya ahalisi demektir. Ashab-ı Uhdud hakkında tefsirlerde çok sayıda olay anlatılmaktadır. Bazıları sahih olmayan ve bir kısmı da israiliyattan alınan bu rivayetlerin hepsi beraber düşünüldüğünde şu mana anlaşılmaktadır; kafirlerden bir takım kişiler yerde hendekler açtılar ve hendeklerin içlerini ateşle doldurdular. Sonra da Allah’a inanan insanları bu ateşlerin karşısına getirip; ya dininizden dönersiniz, ya da bu ateşte ölürsünüz, dediler. Sonra da kendileri de seyrederek, Allah’a imandan vazgeçmeyen insanları bu ateşlerde yaktılar. İşte bundan dolayı bu zulmü yapanlara “Ashab-ı Uhdud” denmiştir.[12] Bu zulmü müminlere yapanlar öyle katı zalimlerdi ki müminleri hem ateşe atıyorlardı hem de o feci durum karşısında oturup seyretmekten zevk alıyorlardı. Kur’ân bu vak’ayı şöyle anlatır;

قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ

“Tıpkı kahrolası Ashab-ı Uhdud’un, o tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayanların mel’un oldukları gibi... O tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayanlar kahrolsunlar. Hani onlar ateşin başında otururlar ve müminlere yaptıklarını acımasızca seyrederlerdi. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek sahibi, aziz ve hamid olan Allah’a iman etmeleri idi. Allah her şeye şahittir.” (Buruc 85/4-9)

Ashabı Uhdud hakkında pek çok rivayet vardır. Bunların kimler ve nerelerde olduğuna dair rivayetler onların, Yemen’de, Necran’da, Irak’ta, Şam’da, Habeşistan’da, Mecusiler, Yahudiler veya ismi belirtilmeyen bazı krallar tarafından yapıldığına dair müteaddit rivayetler nakledilmiş ise de Kur'ân’da ta'yinlerine kasd taallûk etmediğinden onlar, ancak vasıf ve fiilleriyle zikr olunmuşlardır.[13] Bu çok sayıda rivayet, aynı zamanda, tarih boyunca inanca karşı bu tür bir baskının çok sık meydana geldiğini de göstermektedir.[14]

Her ne kadar Hz. Peygamber Ashab-ı Uhdud diye tasrih etmemiş ve sarih olarak bu sürenin tefsiri budur, dememişse bile burada tefsirlerde de anlatılan sahih bir hadisi nakletmek yerinde olacaktır. Zira çevre inançsız ve zalim bir kralın yaşadığı bir çevre olmasına rağmen bir genç aklını ve hissi selimini kullanarak bir rahibin yanına gitmiş ve tevhid inancına ulaşmıştır. Sonunda her türlü baskıya rağmen halk da onu takip etmiş ve başlarına bu feci olay gelmiştir. Hz. Peygamber bir gün ashabına bir olay nakleder; “Eski zamanda bir kral ve onun büyücüsü vardı. Bu büyücü yaşlanınca kraldan bir delikanlı bulmasını böylelikle ona bildiklerini öğretmeyi istedi. Kral ülkesinin en zeki ve akıllı gencini büyücüye verdi. Bu genç çok çabuk bir şekilde büyücüden sihir öğreniyordu. Genç, büyücüye gidip gelirken yolunun üzerinde bir rahiple tanışır. Rahip bu delikanlıya tevhid dinini anlatmaya başlar. Bu durum gencin çok hoşuna gider ve sürekli rahipten tevhid dersleri almaya başlar. Bu arada da büyücünün bildiklerini öğrenir ve halk da bundan dolayı gencin yanına gelmeye başlar. Genç yanına gelen herkese yalnız Allah’a iman etmelerini ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamalarını anlatır. Bu durum kralın kulağına gider ve kral hemen genci huzuruna çağırtır ve ondan bu işten vazgeçmesini ister. Ancak o vazgeçmez. Tevhid dininden vazgeçmeyen genç kralı çok kızdırır ve sonunda kral genci öldürmeye karar verir. Ancak ne denerse denesin, bir türlü genci öldürmeye muvaffak olamaz. Sonunda genç, krala şöyle bir teklifte bulunur; sen bütün halkı bir meydana topla ve beni bir ağaca bağla, sonra da “delikanlının Rabbinin adıyla” diyerek bana oku at. Kral gencin söylediklerini aynen yapar; halkı bir meydana toplar, genci de bir ağaca bağlayıp halkın huzurunda ‘delikanlının Rabbinin adıyla’ diyerek bir ok atar ve onu öldürür. Bu manzarayı gören halk şöyle der; kral ne yaptıysa bir türlü genci öldüremedi. Fakat “delikanlının Rabbinin adıyla” deyince bu işe muvaffak olabildi. O halde biz de delikanlının Rabbine iman ettik. Kralın korktuğu başına gelir. Zira bir kişiyi Allah’a imandan vazgeçirmeye çalışırken bütün halkın iman etmesine sebep olmuştur. Zalim kral halkı bu işten vazgeçirmek için hendekler kazdırır, içerisini ateşle doldurtur ve müminleri bu ateşli hendeklerde yaktırarak öldürür.”[15]

Bu kıssada zihni şartlanmamış, kafası duru ve zekası iyi olan bir gencin imana ulaşması ve imanı uğrunda canını feda etmesi anlatılmaktadır. Bu genç bir büyücüye büyü hususunda eğitilmek için teslim edilmiştir. Bütün çevresi inançsız insanlarla doluyken bir de büyücü, kendisini büyü hususunda yetiştirmek için devamlı telkinlerde bulunan bir kişinin etkisi altındadır. Ancak bütün olumsuz şartlara rağmen o imanı tercih etmiş ve bu konuda bilgi alabileceği rahibin yanına bir çok olumsuzluğu göze alarak gitmeye devam etmiş en sonunda da inancı adına canından vazgeçmiştir. Bu da göstermektedir ki, insan delilleriyle inanmaya hazır hale gelmişse onu yolundan hiçbir güç çeviremez. Genç, rahibin tevhid dinine çağrısını son derece makul ve mantıklı bulduğu için bu kadar yürekten iman ediyor ve herkese de bu dini anlatıyor. Nitekim pek çok insan böyle zeki ve samimi bir şahsın imanı karşısında etkileniyor ve düşünmeye başlıyor. İnancı hakkında düşünmeye başlayan halk sonunda doğruya ulaşıyor. Zira aklın yolu birdir; “Allah’tan başka mabud yoktur.” İşte bu hakikate götüren vasıta insanların düşünmeye başlaması ve inançlarını kritik etmeleridir. Sağlam iman ancak sağlam muhakeme ile elde edilir.

 

SONUÇ

Kainatı ve insanı yaratan Allah’tır. Bundan dolayı da insanı en iyi bilen ve değerlendirmelerinde yanılmayacak olan yalnız O’dur. Kur’ân’ı dikkatli okur ve üzerinde araştırma yaparken, onu ne kadar doğru anlayabilirsek, kainatı ve insanı anlamamız o kadar doğru ve kolay olacaktır.

‘İnsan toplumsal bir varlıktır’ ifadesi sosyologların ve eğitimcilerin çok sık kullandıkları bir ifadedir. İnsanın tek başına yaşaması sadece bilim-kurgu türü eserlerin konusu olabilir. Türdeşleriyle devamlı beraber olan insanın onlardan etkilenmesi ve aynı zamanda onları etkilemesi inkar edilemez.

Sosyal bilimlerle alakalı araştırmalar yapılırken, insanı yaratan Allah’ın kitabı gözden uzak tutulmamalıdır. Ancak burada da dikkat edilecek husus onu yanlış okuyup yanlış değerlendirmemek olacaktır.

Kur’ân insan-çevre ilişkisini çok yerinde tespitlerle göstermiştir. Ailenin kurulmasından, arkadaşlık yapılacak ve yapılmayacak insanlara kadar, hepsine çok ehemmiyet vermiş ve bu konuda bazı tavsiyelerin yanı sıra bir kısım sınırlandırmalar da getirmiştir.

Sosyal çevreden etkilenmenin bir çok yolu vardır. Çevre, baskı yapabildiği gibi, telkin ve propagandanın yanında alay ederek de etki yapabilmektedir. Farklı olarak çevreden bir baskı olmadığı halde değişik saiklerle insan çevreyi taklit edebilmektedir.

Kur’ân aile üzerinde ısrarla durur. Aile çocuğun ilk etkilendiği ve inançlarının şekillendiği yerdir. Bu anlamda Kur’ân kafirlerle evlenmeyi yasaklamış ve çocukların iyi yetiştirilmesi üzerinde durmuştur.

Atalara körü körüne uyma, Kur’ân’ın şiddetle kınadığı bir meseledir. Ancak dikkat edilmesi gereken bu uymanın hakta değil, batılda ve körü körüne, bir delile dayanmadan olmasıdır. Şayet atalar doğru yolda iseler, onlara uymak tavsiye edilmiştir.

Hicret vakası, sosyal çevre değiştirme, çevreyi etkileme açısından değerlendirilmelidir. Hicret, İslam tarihinde önemli bir hadisedir. Bu ehemmiyeti Müslümanlar tarafından fark edildiğinden dolayı, takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Hicretin sosyo-kültürel arka planı incelendiğinde onun baskı ve zulümden kaçmadan daha öte bir şey olduğu, hala geçerliliğini koruduğu ve insanların her çağda değişik niyetlerle hicret edebilecekleri görülecektir.

Hz. Peygamber döneminde Mekke’de münafık yoktu. Zira nifak ortamı yoktu. İnsanlar Müslüman olurken çok zor şartlar altında oluyorlardı. Ve Müslümanların maddi gücü de zayıftı. O zaman Müslüman olmak demek sıkıntılara, dahası işkencelere katlanmak demekti. Medine’de münafıklar ortaya çıktı. Zira güç kuvvet Müslümanların elindeydi. Müslüman olmak dünyalık da kazandırabiliyordu. Bu da, nifak olgusunun çevrenin psikolojik baskısı, ve teşvikinin bir sonucu olduğunu göstermektedir.

İnsanın dini inanç ve davranışlarında içinde bulunduğu coğrafi ve sosyal çevrenin etkisi inkar edilemez. Bu bütün Peygamberlerin tevhid mücadelesinde görülmektedir. Bazı peygamberlerin çocukları kendilerine iman etmemiş, bazılarının da neredeyse hayatının tamamını kendisiyle geçiren hanımları kendilerine ihanet etmiş –ki bu ihanet, zina manasında değildir- ve onları yalnız bırakmışlardır. Bunun yanında en azılı Allah düşmanlarının yakın çevresinde iman edenler çıkabilmiş, bir put ustasının oğlu Allah’ın dinini anlatmakla vazifeli bir peygamber olmuştur. Hz. Musa saltanatını yıkacağı Firavun’un sarayında yetişmiştir.

Bütün bunlar da gösteriyor ki, inancın edinilmesinde içinde bulunulan sosyal çevrenin inkar edilemez bir rolü vardır. Ancak çevre etkisi Firavun’un hanımı ve mü’minü âli Firavun örneklerinde de görüldüğü gibi bağlayıcı değildir. Bu iki örnek bize şartlar ne olursa olsun aklını kullanan insanın hakikate ulaşabileceğini göstermektedir. Mutlak olarak iyi bir çevre içinde olmak da inanmak ve inancını hayata geçirmek için yeterli değildir. Hz. Nuh ve Lut’un hanımları ile Hz. Adem ve Nuh’un oğulları buna en iyi örnektir. Ashâb-ı Kehf ve Uhdud içinde yaşadıkları çevrenin rağmına iman etmişler ve sonunda değişik işkence ve baskılara maruz kalmışlardır.

 

[1] Âlûsi, Ruh’ul-Meani, c. 28 s. 163.

[2] Mehmet Vehbi, Hulasatü’l-Beyân, c. 14, s. 6008-6009.

[3] Mehmet Vehbi, a.g.e., c. 14, s. 6010.

[4] Âlusi, a.g.e., s. 28 s. 163-164.

[5] Kara, Necati, Kur’ân’a Göre Hz. Musa, Firavun ve Yahudiler, s. 286.

[6] Yıldırım, Suat, a.g.e., s. 469.

[7] Alûsi, a.g.e., c.16, s. 221.

[8] Şâtibî, el-Muvafakât fî usûli’s-Şerîa, c. l s. 63.

[9] Yazır, Hamdi, a.g.e., c. 5 s. 346-347.

[10] Yazır, Hamdi, a.g.e., c. 5 s. 347-348.

[11] Ragıb, a.g.e., s. 206.

[12] Ebû Hayyan, Bahru’l-Muhit, c.8, s. 450; Âlusi, a.g.e., c.30, s. 111-112.

[13] Yazır, Hamdi, a.g.e., c. 8, s. 5691.

[14] Mevdudi, a.g.e., c. 7, s. 79.

[15] Müslim, Zühd, 73.

Author: Osman KARYAĞDI - min read. - Post Date: 12/23/2019