Nisa sûresi, 105. âyet: Adalet din farkı gözetmez





Author: Osman KARYAĞDI - min read. - Post Date: 02/16/2021
Clap

Bazı âyetlerin “ne dediği” Arapça bilgisiyle çözülse bile, “ne demek istediği”ni anlamak için âyetin geldiği ortamı, açıklığa kavuşturduğu meseleyi, çözdüğü problemi veya hükme bağladığı konuyu bilmek önemlidir.

İslam âlimleri, Kur’ân’ı daha iyi anlamak için birtakım esaslar geliştirmişlerdir. Bunlardan biri de sebeb-i nüzûl (âyetlerin iniş sebebi) bilgisidir. “Sebeb-i nüzul, semadan gelen vahy-i ilâhînin, yeryüzünde istikbâl ediliş çerçevesidir. Bu terimdeki sebep, “bir neticenin meydana gelmesi için şart olan şey” mânasında felsefî bir muhteva taşımayıp, Kur’ân’ın bir kısım âyetlerinin indirilmesine vesile olan ortam demektir.

Kur’ân’ın ahkâma ve ahlâka dâir olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i nüzul denilen bazı vesilelerle gelmiştir. Buna mukabil, eski ümmetlerden bahseden âyetlerin ekserisi, muayyen bir sebep olmaksızın (ibtidaen) indirilmiştir.”[1]

Bazı âyetlerin “ne dediği” Arapça bilgisiyle çözülse bile, “ne demek istediği”ni anlamak için âyetin geldiği ortamı, açıklığa kavuşturduğu meseleyi, çözdüğü problemi veya hükme bağladığı konuyu bilmek önemlidir. Bununla beraber sebeb-i nüzûl, ayetlerin gelmesi için mutlak ve olmazsa olmaz sebep değildir.

“Bütün tefsirciler “esbab-ı nüzul” tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Ancak, temel esaslar açısından bu tabirde bazı eksik yönler olduğu da bir gerçek. Bir kere eğer meseleyi sebep-müsebbep çerçevesinde değerlendirecek olursak, sebep olmadığında müsebbebin(sebebin sonucu) de olamayacağı tabiîdir. Bu da, ‘O sebepler olmasaydı bu âyetler nazil olmazdı.’ mânâsına gelir ki, böyle bir hükmü kabul etmek katiyen doğru değildir. Zannediyorum meseleye “iktiran” kelimesiyle yaklaşmak daha yerinde olur.[2] İktiran iki olayın birbiriyle irtibatlı, birbirine yakın olması, bir arada gelmesi manasına gelir.

Allah, bütün insanlığın faydasına olan âyetleri indirmek için sebebe muhtaç değildir. Sebeplerin faydası insanlara yöneliktir. Tefsir usulüne dair farklı kitaplarda nüzul sebeplerini bilmenin pek çok fayda ve hikmetinden bahsedilir. Konumuz olmadığı için işaret ederek geçiyoruz.

Geldiği ortam ve tarihi süreç iyi bilinmeden hakkıyla anlaşılamayacak âyetlerden biri de Nisa sûresi, 105 ve devamındaki ilgili âyetlerdir. Önce âyeti gördükten sonra geldiği ortamı zihnimizde canlandırmaya çalışabiliriz:

 

إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللهُ وَلاَ تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا

İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmetmen için, Biz sana kitabı gerçeği açıklayan, hakkın tâ kendisi olarak indirdik. Sakın hainlerin avukatı olma! (Nisa sûresi, 105)

Allah Resûlü’nün Müslümanlar için her yönüyle kâmil bir lider, Müslümanlarla beraber yaşayan diğer din mensupları için de aralarında adil bir hakem olduğu Medine döneminde gelen bu âyetin ve geldiği ortamın bilinmesi, Müslüman’ın “öteki”lere karşı yaklaşımının nasıl olması gerektiğini de gösterir...

Nisa sûresi, 105. âyetin indiği ortam

Mekke halkı, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi vesellem) karşı çok katı bir tavır takınmış, özellikle zayıf Müslümanlara ağır işkenceler yapmaya başlamıştı. Mekke’de iyice bunalan Müslümanlar, Efendimiz’in işaretiyle gruplar halinde önce Habeşistan’a, daha sonra da aynı şekilde Yesrib’e gitmeye başlamışlardı. Mekke yeni tebliğe kapalı olduğunu açıkça gösterip bu dinin müntesiplerine zulümlerini artırınca Resûl-i Ekrem, yeni kapılar açmak, yeni gönüllere ulaşmak için önce Taif’e gitmiş ancak orada hüsn-ü kabul görmemişti.

Medinelilerin samimi daveti Allah’ın emriyle birleşince İlahi bir işaretle Mekke’den hicret edip Medine’ye (önceki adı Yesrib olan şehir, hicretten sonra Medinetün-nebî’nin kısaltması olarak Medine olarak anılmaya başlanmıştır) geldiğinde toplumda kargaşa, kavga ve kaos hâkimdi. Hiçbir grup, diğerini kabullenemiyor, güçlüler zayıfları eziyor, zayıflar ise güçlenip başkalarını ezmek için fırsat kollayıp yollar arıyorlardı.

Efendimiz 622 yılında Medine’ye geldi. Medine’de Evs ve Hazreç gibi iki büyük kabilenin yanında sayıları daha az olan küçük kabileler de vardı. Ayrıca şehirde önemli bir grup olarak Yahudiler yaşıyordu. Üç ana gruba ayrılan Medine Yahudileri, şehirde hem ticarete, hem de sosyal hayata hâkim durumda idiler.

Allah Resûlü’nün Medine’de yaptırdığı ilk işlerden biri de nüfus sayımı idi. Bu sayıma göre, Medine’nin nüfusu 10 bin kişi kadar görünüyordu. Bunların 8500’ü, yarı yarıya olmak üzere müşrik ve Yahudi, 1500’ü ise ensar ve muhacir olmak üzere Müslümandı. Efendimiz, Medine’de kendisine iman edip destekleyen 1500 kişiyle “herkesin kendi konumunda kabul edildiği” farklı kültür ve dinler için örnek bir “birlikte yaşama” projesi olan “Medine vesikası/Medine sözleşmesi”ne öncülük etti. Devamlı birbirleriyle kavgalı olan bu farklı kabilelere, huzur ve barış içinde beraber yaşamanın mümkün olduğunu gösterdi.

Hicretin ilk günlerinde Medine’de Yahudiler, müşrikler ve Müslümanlar vardı. Yahudilerin sayısı çok değişmese bile, insanların bu yeni dine gönlü açılıp Müslüman olmaları sonucu müşriklerin sayısı günden güne azalıyordu. Özellikle Bedir savaşından sonra Müslümanların Medine’de tutunacakları, oradan sökülüp atılamayacakları netleşmeye başlayınca Müslüman olanların sayısı daha da artmaya başladı. Aslında güzel görünen bu gelişme yeni ve tehlikeli bir durum, farklı sosyal bir grup ortaya çıkarıyordu: Münafıklar.

Mekke müşrikleri Müslümanlığın kökünü kurutmak ve bu dini ve öncüsü Allah Resûlü’nü yok etmek için Bedir’de Müslümanlarla karşılaşmış ve sayı üstünlüklerine rağmen kesin bir yenilgi yaşamışlardı. Medine’de Bedir savaşının sonucunun Müslümanlar için hezimet olacağını umarak ellerini ovuşturanlar vardı. Ancak bütün ümitleri suya düşmüştü. Zira muzaffer olarak Medine’ye gelip Müslümanları Mekke’ye geri götüreceklerini düşündükleri Mekke müşrikleri, başları önde, elleri bağlı şekilde, esir olarak Medine’ye girmişlerdi.

Bedir, Müslümanların Medine’ye ve Hicaz’a bir daha sökülüp atılamayacak şekilde yerleşmelerinin ilk adımı olmuştu. Medine’deki müşriklerden bir kısmı, durumu değerlendirmiş ve kalblerinde iman olmadığı halde Allah Resûlü’ne gelerek, kendilerinin de artık hakikati gördüklerini, Müslüman olmaya karar verdiklerini beyan etmişlerdi. Bu beyan sadece dilde idi; içleri apayrı bir şey söylüyordu. Bu grup organize hareket ediyor, Müslümanlar aleyhine her fırsatı değerlendiriyor, fakat kendilerini ele vermiyorlardı. Müslümanlar, Medine’de maddi olarak güçlenmişti. Kalbleri ve niyetleri başka olduğu halde sırf bu güçten istifade etmek için, Müslüman görünen bu insanlara Kur’ân münafık vasfını uygun görmüştü. Münafık, ise inanmadığı halde kendisini inanmış gösteren kimse manasına geliyordu. Nifak kelimesi, tarla faresinden hareketle onların durumunu resmediyordu. Çünkü tarla faresi, bir tehlike anında kaçmak için yuvasına birden fazla çıkış noktası hazırlıyordu. Fare bu deliklerden birinden giriyor, kimseye fark ettirmeden diğerinden çıkıyordu. Münafıklar da bu şekilde dine girmiş görünüyorlardı.

Müslümanlar, Medine’de müşriklerden ve Yahudilerden gelebilecek her türlü oyun ve saldırıya karşı uyanık ve tetikte idi. Fakat yavaş yavaş büyüyen yeni bir grup olarak münafıklara karşı yapılabilecek çok fazla bir şey görünmüyordu. Zira, Müslümanların arasında yaşıyor, namazda beraber bulunuyor, selam veriyor, yüzlerine gülüyorlardı. Her şeyiyle Müslüman gibi yaşıyor, hatta yapmacık bir şekilde Müslümanlıkta da üstün olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Fakat her topluluğun olduğu gibi münafıkların da ortak özellikleri vardı. Kur’an ve Allah Resûlü bu karakteristik özellikleri ortaya koyuyordu ki, insanlar hem kendileri bu vasıfları bilip nifaka girmekten/düşmekten korunsun, hem de nifak özellikleri taşıyan insanlara karşı tavır ve davranışlarını iyi ayarlasın, mesafelerini korusunlar.

Münafıklar, zaman zaman Medine’de kendilerini saklayarak olaylar çıkarıyorlar, Müslümanların moralini bozarak kuvve-i maneviyelerini sarsıyor, İslam düşmanlarını sevindiriyorlardı. Birbirlerini tanıdıklarından dolayı da içlerinden biri zor duruma düşerse onu korumaya alıyor, karşısındakine hayatı zehir etmeye çalışıyorlardı. Kendilerini temize çıkarmak için yalancı şahitler buluyor, yalandan yeminler ediyorlardı. İslam’ın ortaya koyduğu hiçbir değere inanmadıklarından bir ölçü ve prensipleri yoktu. İçlerinden biri sıkıntıya düşünce, onu kurtarmak için yalanlara başvuruyor, komplolar kuruyorlardı.

Medine’de özellikle Müslümanlar arasında meydana gelen olayları daha iyi anlamak için Medine’deki sosyal grupları ve toplumsal yapıyı iyi bilmek gerekir. Münafıklar hakkında bilgi sahibi olmadan Medine’de indirilen bazı ayetlerin hakkıyla anlaşılması mümkün değildir...

Medine’de bir hırsızlık olmuş, suç masum bir Yahudi’ye atılmış. Aleyhte yapılan şahitlik, yeminler ve zahirî delillere göre Peygamber Efendimiz, Yahudi’ye ceza verme durumu ile karşı karşıya kalmıştı. Şayet suçu olmadığı halde Yahudi’ye ceza vermiş olsaydı, adaleti sağlamak üzere gelen bir Peygamber için büyük bir zaaf doğacakken, Allah âyetlerle Peygamberini durumdan haberdar etmiş, yanlış(!) yapmasını engellemiştir. Şimdi bu olayın nasıl geliştiğini görelim:

 

Bir prototip: Tu’me b. Ubeyrık

Tu’me, Ubeyrık oğulları biye bilinen bir kabilenin dili uzun, kafası fenalığa çalışan tavır ve davranışlarında şımarık bir üyesi idi. Çevresinde Müslüman olarak tanınıyordu. Hatta, yakın çevresi onun iyi bir Müslüman olduğu konusunda başkalarını ikna edebilecek kabiliyete sahipti. Kendisi de Müslüman görünmesine rağmen, Tu’me Müslümanlara asılsız, iğneleyici söz ve şiirlerle saldırıyor ve başına bela gelmesin diye kendi uydurduğu şiirleri dönemin bilinen şairlerine atıfla seslendiriyordu.

Artık o kadar tanınır hale gelmişti ki, sahabîler, Tu’me’nin ortaya attığı bu tür şiirler karşısında, “Boşuna başkasına nispet etmesin, böyle boş ve anlamsız şiirleri ancak bu habis söyler!” demekten kendilerini alamıyorlardı.

Nifakta ortak hareket edip çok ileri giden bu aile ciddi seviyede fakir idi. Bu fakirlik, ta Müslüman olmadan önceki günlere dayanıyordu. O dönemde bu tür fakirlerin yiyecekleri herkesin rahatça bulacakları arpa ve hurma idi. Zaman zaman Medine’ye Şam’dan beyaz un getiren kervanlar gelir ve zenginler beyaz un alır, ekmek yaptırarak yerlerdi.

Bundan sonrasını Katâde b. Nu’man’dan (r.a.) dinleyelim:

Yine bir gün Şam’dan bir kervan gelmiş, beyaz un getirmişti. Amcam Rifâa b. Zeyd bir çuval beyaz un satın almış ve içinde iki zırhı, iki kılıcı ve diğer eşyalarının da bulunduğu bir odaya koymuştu. Fakat o gece bir şeyler olmuş; odanın duvarında bir delik açılarak içeri girilmiş, silâhlar ve un çalınmış...

Sabahleyin amcam Rifâa beni çağırdı, gittim ve bana şunları söyledi:

Ey kardeşimin oğlu, biliyor musun bu gece evimize hırsız girmiş, kilerimizin duvarını delmiş, silâh ve yiyeceğimizi alıp götürmüş. Kendi çapımızda bir araştırma yaptık; çevreden duyduğumuza göre gece Ubeyrık oğullarının evinde ışıklar hep yanıyormuş ve bize ait bazı malzeme ve yiyecekleri de onlarda görenler olmuş. Bastırıp sorgulayınca Ubeyrık oğulları suçu, Medine’de herkesin doğruluğu ve güzel ahlâkı ile tanıdığı Lebîd ibn Şehr’in üzerine atmışlar.”

Lebîd, kendisine atılan iftirayı duyunca kılıcını çektiği gibi Ubeyrık oğulları mahallesine vardı ve:

Ben mi hırsızlık yapmışım? Allah’a yemin ederim ki ya bu hırsızlığı kimin yaptığını ortaya çıkarır, söylersiniz, ya da hepinizi şu kılıcımla doğrarım.” diye meydan okudu. Durum hiç de kolay değildi. Ortamı biraz yumuşatmak gerekiyordu. Tu’me ve çevresi,

Bize bulaşma, bizden uzak dur. Seni tanıyoruz; sen bunu yapacak bir insan değilsin. Bir yanlış anlaşılma oldu herhalde!” diye onu sakinleştirdiler.

İşler iyice karışınca, amcam bana;

Ey kardeşimin oğlu, Allah’ın Resûlü’ne (aleyhisselam) gitsen de, durumu bir de ona anlatsan. Bizim bu sıkıntımıza bir çözüm bulsa!” dedi.

Allah Resûlü’ne (as) geldim, durumu detaylıca anlattım ve:

Ey Allah’ın elçisi, komşumuz yaramaz bir aile var, gece duvarını delerek amcam Rifâa’nın evine girmişler. Kilerinden silahını, değerli eşyalarını ve yiyeceklerini çalmışlar. Çok şükür, aldıkları yiyeceğe ihtiyacımız yok ama hiç olmazsa amcamın silâhlarını ve şahsi eşyalarını iade etseler.” dedim. Peygamber Efendimiz (as):

Bu konuyu takip edip araştıracağım.” buyurdu.

Ubeyrık oğulları benim Hz. Peygamber’e (aleyhisselam) gittiğimi ve durumu anlattığımı haber alınca kendi aralarında oturup konuşmuşlar. Sonunda ailenin ileri gelenleri Resûl-i Ekrem’e gelmiş ve yeminler ederek benim aleyhimde, yalan söylediğime dair şahitlik yaparak;

Ey Allah’ın elçisi, Katâde b. Nu’mân ve amcası bizden Müslüman ve doğruluk sahibi bir aileye, ellerinde bir delil ve ispat olmaksızın hırsızlık iftirasında bulunuyor.” demişler. Bunu duyunca tekrar Resûl-i Ekrem’e geldim. Bana karşı ciddi tavır aldı,

Müslümanlığı ve doğruluğu yeminle teyit edilen bir aileye delilsiz, ispatsız hırsızlık ithamında bulundun.” buyurdu.

Kalbimden vurulmuşa dönmüştüm. Sanki dünya başıma yıkılmıştı. Hatta kendi kendime; “keşke malımın önemli bir kısmı amcama verip zararını ben karşılasaydım, malım gitseydi de bu meseleyi Resûlullah’la hiç konuşmamış olsaydım.” diye temenni etmeye başlamıştım. Zira yalancı pozisyonuna düşürülmüştüm. Amcam Rifâa’ya vardım,

Ne yaptın ey kardeşim oğlu?” diye sordu. Büyük bir üzüntü ile Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi vesellem) bana söylediklerini naklettim. O da çaresiz bir şekilde;

Allah’tan başka yardım istenecek kimsemiz kalmadı. Bize sadece Allah yardım edebilir.” dedi.

Katâde b. Nu’man olayı anlatmaya şöyle devam ediyor: Biz olayı iyice sorduk-soruşturduk, farklı şahit ve delillere de baktık. Neticede bu işi Ubeyrık oğullarının yaptığından hiç şüphemiz kalmamıştı. Ama onlar da boş durmamış, Tu’me un çuvalının içindeki zırhı, çuvalıyla beraber komşusu Yahudilerden Zeyd b. Semîn adında bir adama “emanet” olarak bırakmıştı. Dolayısıyla çalınan zırh Tu’me’nin evinde aranmış ama bulunamamıştı. Tu’me bununla da yetinmemiş ve;

Vallahi ben almadım ve onun hakkında bildiğim bir şey de yok.” diye yemin etmişti. Olayı inceleyen bazı kimseler;

Hayır, zırhı o çalmış olmalı. Gece karanlıkta bu taraflara geldiğini görmüştük. Zaten un izleri de onun evine ulaşıyor.” dediler. Bu karmaşık durum aralarında adaletle hükmetmesi için Peygamber Efendimiz’e getirildi.

Tu’me hırsızlık suçlamasını reddedince Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselam), ona yemin teklif etti. O da zırhı kendisinin çalmadığına dair bir de Resûl-i Ekrem’in yanında yemin etti. Hatta yalancı yemininde ona sahip çıkan akraba ve arkadaşları da vardı, onlar da aynı şeyi söylüyordu. Tu’me konusunda bütün şahitler(!) suçsuz olduğu konusunda söz birliği etmişti.

Tu’me cezadan kurtulmuştu, ama zırh hala ortada yoktu. Dikkatle izleri takip edenler un izlerinin bir Yahudi’nin, Zeyd b. Semîn’in evine ulaştığını gördüler.

Yahudi’yi tutup aralarında hüküm vermesi için Resûl-i Ekrem’e getirdiler. Yahudi kendini savundu:

Ben zırh falan çalmadım. Bu zırhı bana Tu’me b. Ubeyrık emanet olarak getirmişti.”

Olaya şahit olan başka Yahudiler de vardı. Onlar da Zeyd b. Semîn lehinde şahitlik yaptılar.

Ortada bir suç ve iki şüpheli vardı.

Bir: Bütün zahiri delillerin kendisini suçlu gösterdiği Yahudi Zeyd b. Semin…

İki: Bazı suç alametleri olsa bile, yeminle suçlu olmadığını iddia eden Müslüman(!) Tu’me ve onun hakkında yeminlerle destekli iyi şehadette bulunan akraba ve arkadaşları…

Bu durumda Tu’me’nin arkadaşları ve ayrıca kabilesi Zafer oğulları “Gelin, Allah Resûlü’ne gidelim.” dediler ve Efendimiz’e gelip Tu’me’nin durumunu konuştular. Onlara göre Tu’me’nin suçlu olması mümkün değildi. Bir kere Tu’me “müslüman”dı. Bu kadar da şahidi vardı. Karşıdaki ise Müslümanların düşmanı(!) bir Yahudi idi. En kolayı “dini kullanmak”, “dinî duyguları istismar ederek” kendi arkadaşlarını temize çıkarmaktı. Bu yüzden Zeyd b. Semîn’in Yahudiliğine vurgu yaptılar ve şöyle dediler:

Eğer bu hırsızlığı Yahudi’nin yaptığını ilân ederek onu cezalandırmazsan, bir Yahudi’ye karşı iyi bir müslüman olan arkadaşımız ceza alacak, rezil rüsvay olacak. Yahudi de suçsuz, temiz çıkacak.” dediler.

Deliller, şahitler ve bu kadar kişinin yemine bakınca her şey Yahudi’yi gösteriyordu. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselam) henüz kararını vermemişti, ama zahire göre Müslüman haklı, Yahudi haksız görünüyordu. Yanlış bir hüküm verme ihtimali çok yüksekti.

Olay üzerinden çok fazla zaman geçmeden Nisa sûresinin 105. ve devamındaki ayetler indirildi.

Kendisine hiçbir şey gizli kalmayan Allah’ın indirdiği âyette şöyle deniyordu:

İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmetmen için, Biz sana kitabı gerçeği açıklayan, hakkın tâ kendisi olarak indirdik. Sakın hainlerin avukatı olma! (Nisa sûresi, 105)

Allah, Kur’ân’da haksız bir Müslümana karşı suçsuz bir Yahudi’nin hakkına sahip çıkıyor, onu destekliyor; Müslümanın zahiri deliline, daha doğrusu kolektif yalanlarına kanmaması gerektiğini, Resûlü’ne ikaz ediyordu. Evet, bir Müslümana haksızlık yapılamayacağı gibi, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun herhangi bir insana da zulüm ve haksızlık yapılamaz. Zira, zulüm ve haksızlık zatında yanlış, hiçbir şekilde normal görülmesi mümkün olmayan bir davranıştır.

 

Netice

Kur’ân’dan bu âyetler nazil olunca saklanacak bir şey kalmamış ve çalınan silâh ve eşyalar Allah Resûlü’ne (aleyhisselam) getirilmişti. Neticede Allah, kendisine sığınana yardım etmiş, Rifâa’nın çalınan eşyaları kendisine iade edilmişti.

Tu’me’ye gelince, yaptıkları ayan beyan bilinip nifak kimliği ortaya çıkınca Medine’den kaçıp Mekke’deki müşriklerin arasına karıştı. Mekke’de Sülâfe adlı bir kadının evine misafir oldu. Hassan b. Sâbit çok acı bir şiirle bu durumu hicvedince Sülâfe, Tu’me’nin eşyalarını çıkarıp çöle atarak onu yanından kovmuş ve şöyle demişti:

Bana hiçbir hayrın olmadığı gibi üstüne üstlük bir de dili çok keskin Hassan’ın beni hicveden şiirini bana hediye(!) bıraktın...”

Tu’me alıştığı hayattan vazgeçemedi; Mekke’de de bir hırsızlık yaptı. Oradan da kovuldu. Yolda bir grup Huzâalıya rastlamıştı. Beraber yolculuk yaptığı bu insanlar Tu’me’nin kendi mallarından da çaldığını farkedince peşine düşmüşler; arkasından taş atarak onu öldürmüşlerdi. Tu’me’nin akıbeti hakkında farklı rivayetler vardır. Hepsi de su testisinin su yolunda kırıldığını gösteren fena neticelerdir.

 

[1] Yıldırım, Suat, Anahatlarıyla Kur’an-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, s.91.

[2] Gülen, Fethullah, Fasıldan Fasıla, 2/143.

Author: Osman KARYAĞDI - min read. - Post Date: 02/16/2021