İslam'ın Işığında Çocuk Terbiyesi





Author: Prof.Dr. İbrahim CANAN - min read. - Post Date: 01/05/2019
Clap

Dinimizde ahkâmın kaynağı sadece Kur’ân ve hadis değildir. Kıyas-ı fukaha denilen, âlimlerin değerlendirmesi de bir kaynaktır. Biz burada, kendimizi yetkisiz gördüğümüz için, âyet ve hadislerde herkesin anlayacağı açıklıkta ifade edilmiş meselelerin dışına çıkarak şahsi yorum suretiyle “hak”lar ileri sürmeyeceğiz.

Çocuk hakları, İslâm’da, tarih olarak Kur’ân ve hadisle başlar. Hatta insanlığın gündemine çocuk hakları mefhumunu müstakil bir konu olarak İslâm getirmiştir, diyebiliriz. Çünkü, bizzat Resûlullah’ın hadislerinde (Hakku’l-veled) “çocuğun hakkı” diye başlayan ve bir kısım meseleleri beyan eden açık naslar vardır. Keza, Kur’ân-ı Kerim’de de “hak” olarak yorumlanabilecek çocuklarla ilgili birçok âyet mevcuttur. Öyleyse çocuk haklarıyla ilgili İslâmî mûtaları (verileri) iki kısma ayırabiliriz: Kur’ân menşeli olanlar, hadis menşeli olanlar. Gerçi Kur’ân’da temas edilen meselelere hadislerde de temas edilir, hatta daha da açıklık kazandırılır. Ancak hadislerde yer verilen bütün meseleler âyet-i kerimelerde rastlanmaz. Kur’ân-ı Kerim, dinimizin anayasası olması haysiyetiyle, orda yer alan meseleler hangi sahaya girerse girsin daha ehemmiyetlidir, daha hayatidir, daha çok üzerinde durulmaya lâyıktır. Bu sebeple, aşağıda kaydedeceğimiz hakların âyet ve hadisten menşelerini belirtmeye çalışacağız.

Şunu da belirtmek isteriz: Dinimizde ahkâmın kaynağı sadece Kur’ân ve hadis değildir. Kıyas-ı fukaha denilen, âlimlerin değerlendirmesi de bir kaynaktır. Biz burada, kendimizi yetkisiz gördüğümüz için, âyet ve hadislerde herkesin anlayacağı açıklıkta ifade edilmiş meselelerin dışına çıkarak şahsi yorum suretiyle “hak”lar ileri sürmeyeceğiz. Ancak bu yolun, meseleyi profesyonelce ele alacak mütehassıslara açık olduğuna, çocuk hakları, çocuk mahkemeleri gibi mevzuların, günümüzde yeniden işlenip genişletilmek, İslâmî buutlarını ortaya koymak üzere, el atacak hamiyetler beklendiğine dikkat çekmek istiyoruz. Söz gelimi Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği beyannamede yer alan bazı maddelerin (5. ve 8. maddeler gibi) İslâm açısından değerlendirmeye, bizim kaydettiklerimiz dışında başka hakların da bulunup bulunmadığı araştırılmaya muhtaçtır.

Çocuk Bir İhsan-ı İlahidir

Kur’ân-ı Kerim, bazı âyetlerde, cahiliye müşriklerinin, kız çocuğu doğduğu zaman yüzlerinin simsiyah kesilecek şekilde üzüldüklerini belirtir. Bu âyetler, kız çocuğu doğunca üzüntü izhârını müşriklerin sıfatı göstermekle müminleri bundan zecretmiş olmaktadır. Kur’ân’a göre kızı da erkeği de veren Allah’tır, erkek kadın için, kadın da erkek için bir libas durumundadır, üstelik kız veya erkek çocuğundan hangisinin aileye daha faydalı olacağı bilinemez. Öyleyse kız ve erkek evlât arasında ne diye ayırım yapılmaktadır? Bu Kur’ânî dersin gereği olarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kız erkek ayrımı yapmadan, doğan her çocuğu, “teksir-i sevâd-ı İslâm’a sebep olduğu için” Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu bilerek sürur izhar etmeyi sünnet kılmış, doğumun haftasında akika kurbanı kesmeyi, ayrıca ziyafet vermeyi teşrî buyurmuştur. İslâm uleması, doğumda kız haberi gelince “cahiliyye düşüncesine muhalefet için daha fazla sevinç izhar edilmeli” demiştir.

Akikayı emreden hadislerin bazısında Resûlullah, bunun çocuk için bir hak olduğunu tasrih eder: “Erkek çocuk için iki koyun ve kız çocuk için de bir koyun olmak üzere akîka kurban etmek doğan çocuğun hakkıdır.”

Hayat Hakkı

Birçok âyette çocukların öldürülmesi yasaklanmakta ve bunun sorumluluğu dile getirilmektedir. Kur’ân-ı Kerim bu âyetlerin bir kısmında ar düşüncesiyle, bir kısmında fakirlik düşüncesiyle, bir kısmında siyasi düşünceyle, bir kısmında da mutlak olarak (yani hangi düşünceyle olursa olsun) çocuk öldürmeyi yasaklamıştır.

Meselâ şu âyet, açık şekilde geçim endişesiyle çocuk öldürmeyi yasaklamak suretiyle iktisadî bahaneler ileri süren Batı menşeli nüfus planlayıcıları temelden reddeder. (Mealen): “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de onları da rızıklandıran biziz.” Firavunların, Yahudilere uyguladığı ve erkek çocuğu öldürüp, kızları sağ bırakma şeklinde cereyan eden çocuk katliamı örneğinden mükerreren bahsederek siyasi maksatlı çocuk öldürme hâdisesini reddeder. Buna temas eden âyet çoktur.

Haksız öldürmeyi yasaklayan şu âyet, çocuğu tasrih etmez ise de, hadislerdeki sarahata dayanarak, “savaşta dahi çocuk öldürmenin” de burada mazmûn olduğunu söyleyebiliriz: “…Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.”

Resûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) hadislerinde çocuk öldürme yasağı umumîdir: Kâfir çocuğu da olsa, savaş sırasında bile olsa öldürülmesi yasaklanmıştır. Hatta askerî sefere çıkan komutanlara verdiği talimatlardan biri kadınların ve çocukların öldürülmemesidir.

Helâl Rızık

Çocuk lehine olarak “hak” kelimesiyle ifade edilen hususlardan biri de onun rızkıdır. “Çocuğun baba üzerindeki haklarından biri de onu yalnızca temiz şeyle rızıklandırmasıdır.”

Rızkın içerisine her çeşit maddî ihtiyaçları girer: Yiyecek, içecek, giyecek, mesken, ilâç vb. Bunlara kısaca nafaka da denmektedir. Nafaka baba üzerine bir vecîbedir. Hadis, nafakanın maddeten ve mânen temiz olması gereğini nazara vermektedir.

Süt Emme

Kur’ân-ı Kerim, çocukların gelişmesinde mühim bir safha olan süt devresine iki ayrı âyette yer verir ve annelerin yavrularını tam iki yıl emzirmelerini irşad eder (mealen): “Anneler, çocuklarını emzirmeyi tamamlamak isteyen babalar için tam iki yıl emzirirler.” Anne emzirmek istediği takdirde baba çocuğu bir başka kadına veremez, emzirmek istemediği takdirde bir süt anne bulması, âyetin devamında ifade edilir.

Resûlullah’ın, iki yılı dolmadan ölen oğlu İbrahim için: “Onun Cennet’te bir süt annesi var, geri kalan sütünü emzirecek (iki yıla) tamamlayacak.” buyurmuş olması, çocuğun süt emme hâdisesinin bir hak derecesinde ehemmiyet taşıdığını gösterir.

Terbiye

İslâm’ın çocukla ilgili olarak getirdiği diğer bir hak, terbiyesinin annesi tarafından yapılma hakkıdır. Bunda temel sebep, annenin babaya ve diğer yakınlara nazaran daha şefkatli olmasıdır. Çocuk da ilk yaşlarında her şeyden önce sınırsız bir şefkate muhtaçtır ve bu fıtrîdir ve onun gelişmesinde ekmek ve sudan daha mühim olan bu ihtiyacı ancak annesinin fıtrî olan şefkati karşılayabilir. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), anne şefkatinin, çocuk için, her çeşit maddî konfordan daha üstün olduğuna dair İslâm’ın görüşünü, bir ihtilâfı çözme sadedinde Hazreti Ömer’e sarfettiği şu cümlede ifade eder: “Ey Ömer annesinin tükrüğü ona, senin yanındaki şekerden ve baldan daha hayırlıdır.”

Çocuğun “istiğna yaşı” denen yeme, içme, giyinme –ve bir rivayete göre istinca– gibi işlerini kendi kendine yapabilme çağına kadar annesinin terbiyesinde olması bir prensiptir. Boşanma hâli gibi bir kısım ihtilâflarda, bu yaşa gelmemiş olan çocuk hep anneye verilir. Çocuğun terbiyesindeki bu ilk devreye hidâne denir ve hidâne hakkı İslâm Hukuku’nda anneye aittir. Annenin yokluğu hâlinde, anne tarafı esas olmak üzere kadınlara aittir. Hatta Hazreti Peygamber (aleyhisselâm) harpte esir alınmış olan kadınların, şayet beraberlerinde çocukları varsa satış vs. suretleriyle çocukların annelerinden ayrılmasını kesinlikle yasaklamıştır. İmam Şâfiî, İmam Ebu Hanife ve İmam Malik nezdinde satış hibe vs. her ne suretle olursa olsun bu yaştaki çocuğu annesinden ayırmak haramdır.

Diğer taraftan, çocuğun süt emme hakkının kâmil mânâda tahakkuku da anne tarafından terbiyesine bağlıdır. Çocuk, süt emmelidir, ancak bu süt öncelikle annesinin sütü olmalıdır.

Resûlullah: “Bebek için annesinin sütünden daha hayırlı süt yoktur.” buyurur. Âlimler, süt emzirme vazifesinin annelere kazâen olmasa da diyaneten vecibe olduğuna hükmetmişlerdir: “Kadın, çocuğunu emzirmeye normalde icbar edilmezse de başka sütannesi bulunmadığı veya çocuk başkasını emmediği durumlarda icbar edilir.” derler.

Bu çeşit şer’i mûtalara dayanan Mısır Şer’iyye Mahkemesi 1956 yılında bakım çağında çocuğu olan anneyi, çocuğunu anaokuluna vererek çalışmaya gitmekten menetmiş ve şöyle demiştir: “Anaokulları, çocuğun maddî ihtiyaçlarını hakkıyla karşılayacak olsa bile, anne şefkatinin yerini alamaz. Bu şefkat, anneden başka hiçbir kimsede bulunmaz da. Anne her ne kadar katı ve şiddetli de olsa çocuğuna karşı bir başkasından daha merhametlidir. Bu şefkate çocuğun tabiî ve kanunî hakkı vardır. Onu bu haktan mahrum etme salâhiyetine kimse sahip değildir. Öyle ise, çocuğun anne üzerindeki hakkı iskat edilemez. Kadının aslî vazifesi zevciyyettir ve bununla ilgili işlerdir. Faydası ve kadının ondaki salâhiyeti hususunda ne söylenirse söylensin, bir işle meşguliyet bahanesi, onu bu aslî ve tabiî vazifesinden tecrit edemez…”

Aile İçinde Bakılma

Annesi tarafından terbiye edilme hakkı, tabii olarak çocuğun aile içerisinde terbiye edilmesini de ifade eder. Ancak bu durum normal hâllerde böyledir. Hâlbuki, annesi olmayan veya bakma hakkına sahip annesi veya kadın yakını bulunmayan yetimler veya hiçbir nesebî yakını olmayan buluntu çocuklar vardır. Kur’ân-ı Kerîm, bu durumdaki çocukların da imkân nispetinde aile ortamında himaye edilmesini irşat buyurur (mealen): “Sana yetimleri sorarlar, da ki: “Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir..”

Aile içinde yetiştirilmelerinin irşadını âyet-i kerimede geçen وَإِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ (Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir.) ibaresindeki muhâlatadan anlamaktayız. Bu, onların, yetimevleri, yuva, kreş gibi çocuklara mahsus himaye müesseselerinde değil, öncelikle aile ortamı içerisinde barındırılmaları gerektiğini ifade eder. Âyette yer verilen “hayırlıdır” tabirinin mutlak gelmesini, âlimler “onların işlerinin düzeltilmesi hem “onlar” için hem de “sizler” ve “cemiyet” için hayırlıdır” diye değerlendirip, yetimlerin ihmalinin uzun vâdede cemiyete problem çıkaracağına âyetten delil bulurlar.

Resûlullah (aleyhisselâm) da birçok hadislerinde yetim bulunan aile sahiplerini övmek, mükâfatlarının yüceliğini tebşir etmek suretiyle, yetimlerin aile ortamında, iyi bir muamele ile yetiştirilmelerini irşat buyurur. İslâm’ın hakkıyla hayata intikal ettiği devrelerde yetimhanelerin, dârulacezelerin bulunmayışı, oralara düşecek, sahipsizlerin yokluğundandır: Dindar İslâm cemiyeti, yetimlerini ailelerde yetiştirmekte yaşlılarını aile sinesinde barındırmaktadır.

Yerinin Güzel Olması

Resûlullah (aleyhisselâm) çocuğun babası üzerindeki haklarını sayarken حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ … وَيُحْسِنَ مَوْضِعَهُ…  diyerek, “yerinin güzel kılınması”nı zikreder. Yerinin güzel olmasından murat alimlere göre ikidir:

1-Annenin temiz asıllı ve dindar olması,

2-Çocuğun yetiştiği yerin Kur’ân ve ilim öğrenme imkânı sağlayacak şartları hâiz olması.

Evlenme sırasında, kadın seçerken, Kur’ân-ı Kerîm de, Resûlulllah da Müslümanların dikkatini çeker. Âyet-i Kerîme’de evlenilecek eşin mutlaka mümin olmasına dikkat çekilir: mümin, köle bile olsa, hoşumuza gidecek hür kâfirden daha hayırlı olacağı belirtilir.

Resûlullah, kadın seçiminde insanların “güzellik, zenginlik, asalet” gibi şartları aradıklarını, ancak asıl aranması gereken şartın “dindarlık” olduğunu belirtir. Bir defasında Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Çöplükte yetişen kırmızı gülden sakının!” der, ashab-ı kiram, “Bu da nedir?” deyince: “Kötü muhitte yetişen güzel kadın.” cevabını verir. Hazreti Ömer’den yapılan bir rivayet, bu yasaklamanın sebebini açıklar: “Çünkü o, kendi aslına benzeyeni doğurur.” Hazreti Nuh da: “Kâfirlerin ancak kafirler doğuracağını” söyler.

Güzel İsim

Resûlullah’ın (aleyhisselâm) hadislerinde “hak” kelimesiyle açıkça ifade edilen haklardan biri, çocuğun isminin güzel olmasıdır: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُحْسِنَ اِسْمَهُ… Resûlullah umumî bir prensip olarak isimlerin güzel olmasını talep etmiştir. Uygun bulmadığı pek çok ismi değiştirmiş, bu meyanda çocukların isminin güzel olması hususunda da hassasiyetle durmuştur.

Hitan (Sünnet Olma)

İslâm dini, Hazreti İbrahim’le başladığı belirtilen sünnet olma hâdisesini teşrî ve tâmim etmiş ve bunu bazı müelliflerimiz çocuğun mendup hakları meyanında zikretmiştir. Çocuk, doğumunun ilk haftası içerisinde başlamak üzere bâliğ olmazdan önce sünnet edilmelidir. Bu, dinî bir farz değilse de bütün Müslümanların uyduğu bir şiar, bir alâmet vasfını alacak derecede müesseseleştirilmiş, kesinlik kazanmıştır.

Çocuğun Gelişim Dönemlerine ihtimam

İslâm, çocuk terbiyesinde dayağı reddetmez, ancak temyiz yaşından sonra, te’dibin gayesi, suçun çeşidi ve çocuğun yaşına tâbi olarak, vurma sayısı, vurulacak yer, vurma vasıtası, vuracak kimse gibi bir kısım sıkı kayıtlarla dövmeye izin verir. Âlemlere rahmet olan Resûl-i Ekrem (aleyhisselâm) Efendimiz, küçüklükte çocuğun ağlamalarının anne ve babası için Allah katında (ebeveynlerine) zikir ve istiğfar yerine geçtiğini belirtip mezkûr ağlamaları sebebiyle onlara öfkelenmemesi gerektiğini teşrî buyurarak çocuklar hakkında mühim bir rahmete vesile olmuştur. Nitekim, İslâm âlimleri, “Altı yaşından önce çocuklar söz vs. ile te’dip edilir, dayakla te’dipleri uygun olmaz.” şeklindeki hükümlerinde “Çocuğun ağlaması ilk ayda Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadettir, dördüncü ayın sonuna kadar Allah’a tevekkül, sekizinci ayın sonuna kadar Hazreti Peygamber’e (aleyhisselâm) salât, ikinci sene sonuna kadar anne ve babası için istiğfardır.” “Henüz tıfıl olan (yani temyize ulaşmayan) çocuklarınızı dövmeyin. Zira onların ağlamaları şeytan sebebiyledir….” gibi hadislere dayanmışlardır.

Bir kısım âlimler, bu çeşit rivayetleri değerlendirerek, çocukları altı yaşından (yani temyizden) önce dövmenin caiz olmadığına hükmetmişlerdir.

Çocuğun Velâyeti

İslâm’da her çocuğun, “terbiye, nefis ve mal”ından sorumlu bir veliye sahip olma hakkı vardır. Bunlara fıkıh kitaplarında “Velâyetü’t-terbiye”, “Velâyetu’n-nefs” ve “Velâyetü’l-mal” denir. Normal hâllerde bunları garantileyecek veli babadır. Babanın yokluğu durumunda dededir, dede de yoksa vasîdir, annesidir; bunlar da yoksa veraset hakkına göre bir yakınıdır. Cami avlusu veya kırda bulunan çocuk misalinde olduğu üzere, hiçbir yakını bulunmayan çocuğun velisi devlettir. Resûlullah, bu meseleyi اَلسُّلْطَانُ وَلِيٌّ مَنْ لَا وَلِيَّ لَهُ “Sultan (devlet sorumlusu) velisi olmayanın velisidir.” hadisiyle beyan etmiştir. Veli, çocuğa temel eğitimi sağlamak, hayatını ve –varsa– malını korumaktan sorumludur. Kur’ân-ı Kerim, anne veya babası yahut her ikisi olmayan ve yetim denen çocuklara gereken sağlıklı alâkanın gösterilmesi için birçok âyette irşatta bulunmuştur.

Çocuğun Nesebi

Çocuk, veraset gibi bir kısım mühim haklarını neseple elde edebilir. Bu sebeple onun nesep hakkı vardır ve yeterli delillerle nesebi sübut bulduktan sonra nefyedilemez.484 Buluntu çocuklara da bulundukları yere göre intisap (=milliyet) hakkı tanınır, dolayısıyla kilisede bulunmuşsa Hıristiyan, camide bulunmuşlarsa Müslüman addedilirler.

Güzel Terbiye Edilme

Terbiye, çok geniş bir mefhumdur. İçerisine, çocukla ilgili birçok hukuk girer. Hepsine şamil olacak şekilde, Kur’ân-ı Kerîm’in, “Küçükken terbiye etme” meselesine رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا âyetinde temas ettiğini belirtmek isteriz. Başka âyetler bu meseleyi açar. Meselâ şu âyet aile reisini çocukların da yer aldığı aile efradını “dinin derpiş ettiği terbiyeyi vererek onlar ve kendisini ateşten kurtarmaya” çağırır, ihmalin pek ciddî neticesinden haberdar eder (meâlen): “Ey iman edenler! Nefislerinizi ve ailelerinizi yakıtı taşlar ve insanlar olan ateşten koruyun!” Başka bazı âyetlerde, kıyamet günü gerçek hüsrana uğrayanların, o gün ailelerinin ve kendilerinin ateşe girmelerine sebebiyet veren kimseler olduğunu belirtir.

Hadis, çocuğun terbiye hakkını daha sarih olarak ifade eder ve güzel olması kaydını getirir: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُحْسِنَ اِسْمَهُ وَأَنْ يُحْسِنَ أَدَبَهُ  “Çocuğun babası üzerindeki haklarından biri de ismini ve edebini güzel kılmasıdır.”

Edebin Güzel Olması Ne Demek?

Edebin içerisine “İslâm’ın tahsin ettiği her çeşit adab-ı şer’iyye ve örfiyye ve ilim” girdiği için bunların öğretilmesi âlimlerimizce te’dip kelimesiyle ifade edilmiştir. Öyleyse edebin güzel olması deyince şer’î ve örfî âdabın eksiksiz kazandırılması ve ilim öğretilmesi kastedilir. İlim de geniş bir mefhum olması haysiyyetiyle farz-ı ayn ilimler olarak kayıtlamamız gerekir. Bunun üzerinde ayrıca duracağımız için burada teferruata girmeyeceğiz.

Bazı âlimlerimiz, edep güzelliğinin tahakkuk etmesini şu şartlara bağlı görürler:

Ahlâk-ı hamîde üzere büyütülmesi,

Kur’ân öğretilmesi,

Arapça öğretilmesi,

Gerekli olan dinî ahkâmın öğretilmesi,

Anlama (akletme) yaşına gelince yaratıcı, eksiksiz ilâhî bir mârifet verecek delillerle öğretilmeli, bu yapılırken o yaştaki çocuklara mülhidlerin (inançsızların) sözlerinden bahsedilmemelidir. Onların küfürleri, zaman içinde peyder pey hatırlatılıp, onlardan sakındırılmalı, imkân nispetinde onların sözlerinden nefret ettirilmelidir. Allah’ın varlığıyla ilgili delillerin en açık, en yakın olanlarından başlanmalıdır. Keza Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in peygamberliği ile ilgili olarak da bu şekilde hareket etmelidir.

Eşit Muamele

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), anne ve babaları çocuklara bir öpücüğe varıncaya kadar “zâhire akseden” her hususta eşit davranmalarını emreder.

Her çeşit ikram ve bağışta buna yer verilmesini, bilhassa Numan İbn Beşir vesilesiyle açıkça beyan ederek, kardeşler arasında ayrım yapmayı cevr (=zulüm) olarak tavsif eder. Umumî prensip şudur: إِنَّ لِبَنِيكَ عَلَيْكَ مِنَ الْحَقِّ أَنْ تَعْدِلَ بَيْنَهُمْ   Yani: “Evlâtlarının senin üzerindeki haklarından biri onlara âdil davranmandır.”

Farz-ı Ayn İlimleri Öğretmek

Çocukların bu hakkı, hadislerde “hak” kelimesiyle ifâde edilmemiş ise de âlimler kıyas yoluyla buna ulaşmışlardır. Zira, bazı hadislerde ilim öğrenmenin kadın ve erkek her Müslüman’a farz olduğu belirtilmiştir: طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ وَمُسْلِمَةٍ

Farz olan bu ilimlerden ne kastedildiği ihtilâf konusu olmuş ise de, esas itibariyle günümüzde “temel eğitim” tabiriyle ifade edilen ve bilinmesi gereken her çeşit zaruri bilgiler anlaşılmıştır. Müslüman âlimler bunlara farz-ı ayn ilimler demiştir. Fakihler bunu “Kişinin dinini ikamede, amelini Allah’a ihlâsla yapmada, Allah’ın kullarıyla muaşerede muhtaç olduğu şeyler” olarak tarif ederler.496 İbn Âbidîn’in bu meyanda yaptığı açıklamaları: Akaid İlmi, ibadât ilmi, ahlâkiyat ilmi, dil ve âdap ilmi, meslek ilmi, diye özetlemek mümkündür.

Çocuğun temel eğitim hakkına sahip olduğu, bu eğitimin mecburi ve meccânî olması lâzım geldiği, devletin bu işte sorumlu bulunduğu hususları vefatı Hicrî 544, Milâdî 1149 olan Kâdı İyaz tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Red ve tekbîhi gereken hususlardan biri tâlim ve taallümü vacip olan farz-ı ayn ilimlerin tâlim ve tallümünün terkidir. Bu ilimleri öğrenmeleri için kadınların da evlerinden çıkmaları gerekmektedir. İmama da bunları öğretme ve öğrenme hususunda hoca ile talebe arasında mukâvele yaptırmak ve beytü’l-mâl’den her ikisinin rızkını temin etmek terettüp etmektedir. Çünkü dinin ayakta kalması buna bağlıdır. Bu iş cihaddan da üstündür. Zira çocuğun, bilâhare kalbinden sökülüp atılması zor olan bozuk bir mezhep üzere yetişmesi ihtimâli vardır.

Yazı Öğrenme

Hadislerde sarih olarak zikri geçen haklardan biri kitâbettir, yani “okuma ve yazma”dır: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى الْوَالِدِ أَنْ يُعَلِّمَهُ الْكِتَابَةَ, “Çocuğun baba üzerindeki haklarından biri yazı yazmayı öğretmesidir.” Baba üzerindeki bu vecibe aslî vecibelerden biri olmalıdır. Çünkü, “Oku!” emriyle başlayan, bilenlerle bilmeyenler arasında tefrik yapıp bilenleri üstün tutan, “İlim öğrenmeyi her Müslüman’a kaçınılmaz bir farz” kılan İslâm indinde, ilmin anahtarı durumunda olan “yazı”nın öğretilmesi öncelikli bir ehemmiyet taşımalıdır. Resûlullah’ın hicreti müteakip “Suffa Mektebi”ni açıp, buraya yazı muallimi tayin etmesi, Müslümanlar arasında okur-yazar sayısının artması, çocuklara okuma-yazma öğretilmesi için aldığı pek ciddî tedbirler, O’nun bu meseleye verdiği ehemmiyeti gösterir.

Kur’ân Öğrenme

Çocuğun haklarını sayan hadisin Ebû Râfi’den (radıyallahu anh) gelen vechinde diğerleri meyanında “el-Kitab”ı öğretmesi de zikredilir. Bu kelime hat (yazı) mânâsına da gelir. Ancak el-Kitap’tan Kur’ân da anlaşılır. Ayrıca bu rivayeti nakleden Ebû Nuaym el-İsfehânî, Osman İbn Abdirrahman’ın, “Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabı” açıklamasını kaydeder.

Namaz Öğrenme

Yukarıdaki hadisin Deylemî’de Ebû Hureyre’den gelen vechinde kitap yerine “salât” kelimesi yer alır. حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُعَلِّمَهُ الصَّلَاةَ إذَا عَقَلَ Yani: “Çocuğun baba üzerindeki haklarından biri aklı erince ona namaz öğretmesidir.” Resûlullah başka hadislerinde çocuk temyiz yaşına (5-6 yaşına) erince namazın emredilmesini, 10 (veya 13) yaşında da mecbur edilmesini (kılmadığı taktirde hafifçe dövülmesini) emreder. Kur’ân-ı Kerim de, aileye namazın emredilmesini ve bu meselede fütûra düşmeden ısrar edilmesini emir buyurur: “Ehline namazı emret. Kendin de ona sabır ile devam et…”

Dinin direği olarak tavsif edilen namaz gibi ana umdeye çocuğun küçükken alıştırılması onun en tabii, en önde gelen bir hakkı olmalıdır. Çünkü ebedî hayatı bu alışkanlığa bağlıdır. Aileden sorumlu olan babanın, âyette haber verilen hüsranı, büyük ölçüde namaz meselesindeki ihmal ve gevşekliğinden ileri gelecektir, Kur’ân’dan bu anlaşılmaktadır.

Sanat ( = Zanaat: Meslek) Öğrenme

İslâm’ın çocukla ilgili olarak açık ifadelerle yer verdiği bir hak da onun bülûğdan önce bir meslek öğrenme hakkıdır. Bu hak, gerçi namaz ve yazı haklarında olduğu üzere, temel eğitim hakkı içinde dahildir. Ancak günümüz temel eğitim telakkisinde –en azından yurdumuzda– bu husus yeterince açık olmadığı ve tatbikatta da yer almadığı için biz bu hususu da müstakil bir başlık ile ayrı bir hak olarak tebârüz ettirmeyi gerekli görüyoruz.

Meslek öğretmenin vacip bir vazife olması hususu, sadece ulemanın farz-ı ayn ilimler meselesine getirdiği yorumla ulaşılan bir netice değil, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in nassına dayanan bir sarahattir. Zira, Kur’ân-ı Kerîm, çocukların, buluğdan önce meslekî formasyonlarının ciddiyetle takip edilmelerini yetimlerle ilgili bir âyette irşat buyurmuştur: “Yetimleri evlenme çağına gelene kadar deneyin, onlarda rüşd (olgunlaşma) görürseniz, mallarını kendilerine verin” Âyette geçen “ibtilâ” ve “deneme”den maksat, âlimlere göre, “çocukların, kendi işlerini kendilerinin yürütüp yürütemeyeceğini kontrol ve murakabedir.” Bu, bir bakıma, kendi işini kendi görmesi için verilen terbiye (ve meslekî) formasyonun hedefine ne derecede ulaştığının kontrolüdür.

İlâveten kaydetmek isteriz: Terbiye ve hak bahislerinde “yetim”le yetim olmayan çocuk arasında fark yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, çocuklarla ilgili bir kısım meseleleri “yetimler”le ilgili olarak mevzubahis etmiştir.

Yüzme Öğrenme

Çocuğa öğretilmesi gereken “hak”lardan biri, bazı hadislerde “yüzme”dir. Bir kısım Müslümanlar, yüzme bilmenin kişiyi, boğulmaktan kurtaracak hayatî bilgiler arasında telâkkî etmiş, hatta “yazı bilmek”ten üstün görmüştür.

“… Çünkü, derler, insan kendi nâmına yazacak birini her zaman bulabilir, fakat tehlike ânında kendileri yerine yüzecek birini bulamaz.” Esasen Resûlullah’ın hadislerinde bu da “hak” olarak zikredilmiştir: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُعَلِّمَهُ الْكِتَابَةَ وَالسِّبَاحَةَ وَالرِّمَايَةَ وَأَنْ لَا يَرْزُقَهُ إِلَّا طِيبًا  “Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona yazı, yüzme, atma öğretmesi sadece temiz olanlarla rızıklandırmasıdır.”

Atıcılık Öğrenme

Çocuğun hakları meyanında, görüldüğü üzere bazı rivayetlerde “atıcılık”ın da zikri geçmektedir: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُعَلِّمَهُ … وَالرِّمَايَةَ “Çocuğun babası üzerindaki haklarından biri de atıcılık öğretmektir.” Atıcılık, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) döneminde ok atmadan ibaret ise de günümüzde askerî formasyonda öğretilen atmanın bütün nevlerini anlayıp, günün şartlarında en azından müdafa-i nefiste baş vurulacak her çeşit atmaların kastedildiği kıyas ile söylenebilir.

Şu hâlde Müslüman çocuğun kâmil mânâdaki bir formasyonu düşünülecek olursa, tâlim müfredatında, günün mütedâvil sivil silâhlarının tanıtılması ve kullanımının öğretilmesi de yer alacaktır.

Oyun Hakkı

Çocuğun oyun meselesi Kur’ân-ı Kerim’de zımnen geçen bir husustur, sarîh değildir: Hazreti Yakup’tan evlâtları, kardeşleri Hazreti Yusuf’u (aleyhisselam) oynamak üzere isterler, o da izin verir. Ancak Hazreti Peygamber’in مَنْ كَانَ لَهُ صَبِيٌّ فَلْيَتَصَابَى لَهُ  yani “Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.” hadisinde ifâde edilen, çocuğun seviyesine inme emrinde görüleceği üzere, İslâm dini çocuğun fıtrî olan oyun ve oyuncak ihtiyacını gözardı etmemiştir. Bu meseleye müteallik pek çok nebevî beyanat ve fiilî tatbikat hadis kitaplarında gelmiştir. Söz gelimi, heykel bütün çeşitleriyle haram edildiği hâlde, çocukların bebeklerle oynamaları, Resûlullah’tan beri caiz ve meşru addedilmiş, bunlarla oynamakta terbiyevî açıdan bir takım faydalar kabul edilmiş, “Kız çocularının ev işlerine ve bebeklerle ilgili işlere küçüklüklerinden itibaren alıştırılmaları için” gerekli de görülmüştür.

Evlendirilme

Resûlullah, bülûğa eren gencin vakit geçirilmeden evlendirilmesini de “prensip olarak”, baba üzerine bir vazife, çocuk için de bir hak kılmıştır. Ebû Hureye’den (radıyallahu anh) gelen bir rivayette, diğer bir kısım haklar meyanında bunun zikredildiğini de görürüz. حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ … وَيُزَوِّجَهُ إِذَا أَدْرَكَ …  yani “Çocuğun baba baba üzerindeki bir hakkı bülûğa erince onu evlendirmesidir.” Bir başka hadiste, vaktinde evlendirilmez de, gencin günah işlemesine meydan verilirse, bundan baba sorumlu tutulmaktadır: “Kimin bir çocuğu olursa ismini ve edebini güzel yapsın. Bülûğa erince de evlendirsin. Çocuk bülûğa erdiği hâlde evlendirmez, o da bir günah işlerse, bunun günahı baba üzerinedir.”

Diğer Bazı Haklar

Hukuku’l-Veled müellifi Ahmed Münib, yeni doğan çocuğa yapılması hususunda sünnette gelen bâzı âdâbı da çocuğun mendup hakları başlığı altında zikreder. Bunlardan biri, doğduğu zaman, ağızda yumuşatılan hurma veya tatlı bir şeyle damağının ovulması (tahnîk), bir diğeri de sağ kulağına ezan, sol kulağına da kâmet okunmasıdır. Keza anne ve babanın çocuğunu sevmesi, öpmesi, ikramda bulunması; ona yapamayacağı, itaat etmeyeceği, itiraz edeceği emirlerde bulunmaması; beddua etmemesi, hayır duada bulunması da var. Bu hususlarda Resûlullah’tan gelen hadislerden bazı örnekler de kaydeder:

“Çocuklara muhabbet, ateşten korunmaya sebeptir. Onlara ikram sırattan geçmeye vesiledir. Onlarla birlikte yemek cehennemden kurtuluş beratıdır.”

“Çocuklarınızı çokça öpün. Çünkü size her öpücük için Cennet’te bir derece verilecektir.”

“Anne ve babanın, evlâdı hakkındaki duasının süratli şekilde kabul edilmesi, Peygamber’in ümmeti hakkındaki hızlı kabul olan duası gibidir.”

“Çocuğunun, kendisine evlâtlık vazifesini yerine getirmede yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın.”

Hulâsa, dinimiz, ta bidayetten, Hazreti Peygamber’den beri çocuk meselesini büyükten ayrı olarak ele almıştır. İslâm’ın, çocuğu büyükten farklı telâkki etmesi ve bir kısım meselelerini müstakilen ele alması, onun bu meseledeki birinci orijinalitesini teşkil eder. Bu husustaki teşriatın temel taşı Fahr-ı Kâinât’ın (aleyhissalâtu uesselâm) رُفِعَ الْقَلَمُ عَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يَحْتَلِمَ “İhtilâm oluncaya kadar çocuktan kalem (mesuliyet) kaldırılmıştır…” hadisidir. Bu anlayışa Batı, 19. asrın sonlarında kısmen gelebilmiştir. Katettiği büyük mesafeye rağmen, Batı’nın, hâlen, İslâm’a nazaran, çocuk meselesinde bazı ifrat ve tefritlerinin olduğu söylenebilir.

İslâm’ın çocuğa tanıdığı bir kısım haklar vacip, bir kısmı da menduptur. Hayatının ve malının korunması, nesep, nafaka ve temel eğitim gibi zaruri olanlar vacip, onun dışındakiler menduptur. Dinin kâmil mânâda tatbik edilme endişe ve ve arzusu içinde olanlar için, tatbikatta, mendup olanlarla vacip olanlar arasında tefrik düşünülemeyeceği kanaatindeyiz. Mendup olanlara aykırı tatbikat bidattir, bidat ise dinen merduttur, ateşe götürür.

İslâm’ın yeniden, bütün müesseseleriyle ihyasının gündeme geldiği zamanımızda, işe temelden başlamanın gereğine inanıyoruz. Bu da, öncelikle terbiyeye yönelik olan çocuk haklarının ortaya çıkarılıp, tatbikatının gerçekleştirilmesinden başlamakla olur. Bunun ihmal edilmesi, çocuk hukukunun ihlâli yani hakkını aramaktan âciz, affetmede yetkisiz olan çocuklar taifesine zulümdür. Kur’ân-ı Kerim, zâlimlerin felâh bulmayacağını ifade ettiğine göre çocuklarımızın terbiyesinde, İslâm’a dönerek zulmü terk edip, gerçek kurtuluşu Allah’ın rızasında, İslâm’ın müşfik sinesinde aramamız gerekmektedir. Başkaca faaliyetler, kurumaya yüz tutan ağacı, yaprağını yeşile boyayarak tedaviye çalışmaya benzer.

İslâm’a göre, bülûğa inzimam eden rüşd hâliyle çocukluk sona ermekte, ona tanınan haklar bitmekte, onu hayatın mükellefiyetleri beklemektedir. Bu yaş ortalama 15’tir. Bütün tâlim ve terbiye müesseselerinin, çocuk 15 yaşına basıncaya kadar program ve müfredatını bu gayeye uygun olarak tanzim etmesi, tek başına onun hayata atılabileceği formasyonu vermesi gerekmektedir.

Hulâsa, İslâm, her çocuğa, iki maddede özetleyebileceğimiz haklar getirmiştir:

Ortalama 15 yaşında tek başına hayata atılabilecek formasyonu almak,

Evlendirilmek.

Bunların gerçekleşmediği cemiyetlerde gadr var demektir: Böyle cemiyetlerde çocuklar mağdur, ebeveynler gaddâr, sistem zalimdir. Allah zalimleri iflâh etmez.

Author: Prof.Dr. İbrahim CANAN - min read. - Post Date: 01/05/2019